Şiirde Öykünmenin Etiği - Oğuz Özdem

 

  "Etik" bir anlamda, politik itirazın dilidir, ama kendianlamından daha çok "suç ve ceza"yı çağrıştırır oldu. Konu"öykünmenin etiği" olunca da ortada bir sapma olduğu gerçeği hemenyansıyor. Öykünme ve etkilenme, şiire başlamanın temel koşullarından olduğuiçin konunun içine suç kavramını yerleştirmek oldukça zorlaşıyor...  O halde sorun nereden kaynaklanıyor? Sorun"etkilendi" yargısının "çaldı" yargısına dönüşmesindenkaynaklanıyor. Yani, etiğin ahlâksal yanını ortaya çıkarıyor. Peki, aradakisınır nedir, nasıl açıklanacaktır?

  Andre Gide, "Edebiyatta Tesire Dair" adlı konferansına;"Bayanlar, Baylar, Buraya tesiri savunmak için geldim. Umumi olarak iyi vekötü tesirler vardır derler. Onları birbirinden ayırt etmeyi üzerime alacakdeğilim. Ben bütün tesirleri savunmak zorundayım." der. Andre Gide tesir(etki) olayına geniş bir pencereden bakar. Doğanın, iklimin, şehirlerin,geleneklerin vb. sanatçı üzerindeki etkilerini açıkladıktan sonra sorunu"kişilerden etkilenme"ye çeker. Genel anlamda bizi de bu sonuncuetkilenme ilgilendiriyor.

  Gidenin ortaya koyduğu bu gerçekle, soruna etkileyen ve etkilenenaçılarından bakmak zorundayız. Bu bakış açısını, pratik olanı yansıtabilmekiçin, şairlerden aldığım şiirlerle geliştirmekte yarar görüyorum.

  Öncelikle etkileyen kişinin "öfkesini" Petöfi'nin "Öykünmecilere" adlı şiiriyledile getirmek istiyorum:

 

ÖYKÜNMECİLERE

 

Şiiri engelsiz, düzgün bir yolda

Tıkır tıkır giden bir araba sanma

Bir kartaldır şiir, özgürce kanataçan

O hiç varılamaz yüce doruklara

 

Yeteneksiz ahlaksızlar takımı heppusuda

Bekler durur nereye açılacak yol diye

Ve açıldığında, üşüşür köpekler gibi

Hepsi de önlerine atılan kemiğe.

 

Al eline kalemi ve yaz gücün varsa

İlerle hiç kimsenin gitmediği biryolda

Yoksa bırak bütün o saçma zırıltıları

Sarıl, çok daha iyi, örse ya dasabana.

 

   Petöfi'yi öfkelendiren sebeplere tekrar dönmek üzere, E. Cansever'in,konumuzu aydınlatacağını sandığım şiir yazma biçimini dile getiren "BirŞiir Yazılırken" adlı şiirinden bazı bölümleri de alacağım:

 

1.

Küpe çiçeği güneş ister

Yol ağustosun

           (Birinci dizeyi bahçıvan söyledi

            İkinci dizeyi ben)

 

Haziran bir bardaktır susayana

           (İçkiliyken yazmış biri

            Yukardaki notların altına)

 

Elindeki beyaz güllerle

Merdivenlerden çıkan kadın

Çerçevedir bir anlamda

Bir bildiridir

         (JOHN CHEEVER'in bir öyküsünden aldım

         (Bir cümleyi dört dize yaptım hemen)

 

O yaz hiçbir şey söylenmedi

Ve bitti her söylenmeyen

        (Birinci dize BACHMANN'ın OTUZ YAŞöyküsünden

         Altını rujla çizmiş arkadaşım

         Olaysız bir olaydı ikinci dize

         Gördüm, bir zamanlar seviştiğim kadını

         Otururken cam kenarında

         Barında bir otelin akşam vakti

         Kağıt peçeteye yazmışım bunları da)

 

Yol haziranın

Yol mayısın

        (Belki böyle şiirler de yazacakmışımyakında.)

 

   Biri öykünmecilere ateş püsküren diğeri de, bilmenin kendine verdiğigüvenle, alması gerekeni bulduğu yerden alan bu iki şairin yaklaşımı bizi tıkanmanoktasına götürebilir.

  Biliyoruz ki, şair adayı etkilerle yola çıkar. Herhangi bir etki -itki-olmazsa zaten şiire de bulaşamaz. Bu etkilenme öğrenme amaçlı masum biretkilenme(öykünme)dir. Öykünen kişi, elbette ki kendine yakın bulduğu bir şairiseçecektir. Ancak, bu durum, eleştirmen, okur vb. tarafından bilinir. Onun ilkşiirleri için "şiirlerinde falanca şairin etkisi görülür" gibi bir yargıoluşur. Bu durum, "şair kendi sesini buldu" dedirtecek, kendi farklılıklarınıoluşturuncaya kadar sürer.( Bu aşamada şiirin teknik bilgilerini de öğrenmişkabul ediyoruz.).

 Şairin ikinci dönemi özgünleştiği dönemdir. Hiç etki taşımayan, kendibuluşunu, kendi imgelem dünyasını yansıtabileceği gibi herhangi bir şairin"çekirdek düşüncesi"ni de yeniden üretimle özgünleştirebilir.  Cevdet Kudret'in, O.Veli ve M. Cevdet'in"nasıl bir söyleyiş çalımıyla, uzun bir atlayışla" yeni şiirin eski şiirlebağını göstermek üzere bir araştırmasına aldığı şu iki örneği verebilirim:

 

"Sen böyle soğuk yerde niçin yataruyursun

Billahi döver dur hele dayen senigörsün"

                                                     (Nedim)

..................

Uzanıp yatıvermiş, sereserpe;

Entarisi sıyrılmış hafiften;

...

Olmaz ki!

Böyle de yatılmaz ki!"

                                (O.Veli)

................................................

"Her yaneden ayağına altın akıp gelir

Eşcar -i bağ hümmet umar cuybardan"

                                                 (Baki)

 

"Dereden altın akar güzün"

                     (M. C. Anday)

 

        Bizi "etki"den "etik"e götüren şeyinbütün tanımların bozulması gibi "şiir budur"un tanımının da bozulması ya dabasitleştirilmesi olduğunu görürüz. İçeriği boşaltılmış duygu şiirleri  "şiir budur" diye lanse edildi, benimsetildi."Bunu ben de yazarım" düşüncesi yaygınlık kazandı ve bu kolaycılık salgın birhastalık halini aldı. Kendini şiire adayan, yeteneklerini o doğrultudazorlayan, geliştiren şair tipi, yerini günübirlik şiire yönelen, araştırmayanokumayan şair tipine terk etti. Bu durumu gören şair(!) şiir yazmak için çok dazahmete girmenin gerekmediğini sezinledi. " Ragıp Paşa'nın "Eğer maksud ederse mısra-ı ber-ceste kâfidir" sözü doğruolsaydı Zeynep Hatun'un:

 

"Bu dünyayı seninle sevmişim ben

 Benim sensiz bu dünya emdir ey dost"

beytinin; Baki'nin kaleminden:

"Hep seninçündür benim dünya cefasınçektiğim

 Yoksa ömrüm varı sensiz neyleyim dünyayı ben"

 

şekline dönüşmesi gibi aynı şiirleri yazmamız normaldi.Fakat bu maksat çoktan terk edildiğine göre, aynı şiirlerin yazıldığı benzerduruma niçin düştük?

    Bir ülkenin yaşayan şiiri değerlendiriliyorsa yediden - yetmişe herkesbu değerlendirmenin içindedir. Cumhuriyetten beri yabancı dil bilmeninavantajıyla, çevirdikleri şiiri birazcık değiştirerek (zaten çeviri esnasında odeğişim de kendiliğinden oluyor) altına imza atanlara kimse " Yeni bir şey yok,Fransa'daki şiirin aynısı yazılıyor" diye bir suçlama getirmedi. Şimdikisorunun kaynağı da oralara kadar uzanıyor. Köşebaşlarını tutmuş, şiirlerinihemen yayınlatma olanağını bulan (tükenmiş) şairler, "şair şiir çalar"esprisini meşrulaştırırken bu etik sapmayı, "Çaldımsa miri malı çaldım" diyerekyerlileştirdiler. Bu sonuç doğal olarak şair bolluğu oluşturdu ve şiirleriimzasızlaştırdı. Böyle olunca da şiirlerin değil, isimlerin mücadelesi veriliyor.

   Tarihin her döneminde şair bolluğundan yakınılmış. Ancak zamanıneleyiciliğine güvenle bugünlere gelinmiş. Sanıyorum. zamanın ağır ritmindekieleyici gücün yittiğini sezinlemeye başladık. Bu eleyici gücün yitmeyebaşlamasına, şair çokluğuna karşın eleştirmenlerin sayısal azlığı da eklenincebir boşluk oluştu. Eleştiri süzgecinden geçemeyen şiir çift yönlü biranonimleşmeye doğru kaydı. Sorunun asıl kaynağını bu anonimleşme oluşturuyor.Etkileyen, esin veren güncel şiirin yaşadığı trajedi bu noktada başlıyor.Kurgusuyla, özgünlüğüyle birazcık öne çıkan bir şiir, daha yerini alamadanhemen mitoz bölünmeye uğruyor.

        Görülüyor ki içinde bulunduğumuz ortamPetöfi'yi çıldırtan ortam. Bu ortamın "Şair çok, yeni bir şiir yok" yargısındatoplandığını görüyoruz. Bu durum, belki bir anonimleşmeyi işaret eder ama bundabiraz da yıllardır süregelen yok sayıcılığın yıkıcılığı var. Yapılan hergenelleme bir süre sonra kendisiyle çelişiyor, "olanın"ın üstünü örtüyor. Kimseyeni olanın ne olduğunun tanımını veya en azından ne olması gerektiğinin ip uçlarınıvermiyor. Hepimiz biliyoruz ki tarihsel koşullar içinde kesin çizgilerlebelirlenecek yeniliklerin çoğu yaşandı. Bunların bir kısmı altyapısı olmayanyenilik adına yapılan yeniliklerdi ve eskiler varlığını sürdürürken o yenileryok oldu. Altyapısı olan, tarihsel koşullara uygun olarak yapılan yeniliklersegeleneksel yerini aldı ve yerleşti. Biçimsel yenilikler mısradan -beyite,beyitten bütünlüğe, ölçüden - ölçüsüzlüğe, kafiyeden - kafiyesizliğe kadar geldi.İçerikteki yenilik ise şaire özgürlüğünü teslim etti. Bu yenilikler uzunsayılabilecek zaman aralıklarıyla yaşanmıştır. Bir ülke şiirinde her yıl biryenilik yapılamayacağına göre yeniliği hangi şiirde arayacağız? Tarihselbirikimi yansıtan, sağlam bir dokusu olan, insanı entelektüel donanımıyla,psikolojisiyle, acısıyla, sevinciyle... bir bütün olarak kavrayabilen; şairkişiliği içinde, kişiliğini, özgünleştirici yönünü yansıtabilen her şiiryenidir. Bu yeni dün de vardı, bugün de var. Bu yeni bir şey yok, eleştirmenağzından değil de şair ağzından çıkınca biraz da "biz varız, yeteriz" anlamınıkazanıyor. Bu yargı ve anlam özellikle de kendi eleştirmenlerini, sözcüleriniçıkaramayan seksen kuşağına yöneltildi. Seksen kuşağını olduğu gibi kitaplarıyla, isimleriyle her nerede adlarıgeçiyorsa yok edin, oluşacak boşluk yenileri tek tek ortaya çıkaracaktır.

  Bu koşullar içinde herhangi bir etik duruş önerebilir miyiz?  Ben kendi adıma öneremiyorum. Olagelen herzaman için olacaktır. Ancak etik'in anlamsal türleri içinde "özerk etik"diyebir madde var. "Ahlak yasasını insanın kendisinin koyması."  Belki bunu önerebilirim. Başa dönecekolursak, Cansever'in şiiri bir kılavuz niteliğinde. A. Gide, Henri deRegnier'in " O henüz sen olmayan içimdeki kardeş" dizesinden hareketle etkiyi,"prensesleri uyandırmağa gelen prense" benzetir. Onun, "İçimizde uyuklayan veuyanmak için bir temas, bir ses, bir kelime bekleyen, varlığını bilebilmediğimiz nice prenses vardır." Saptamasıyla Cansever şirinibuluşturabiliriz. Cansever'in bu şiiri; şiir poetikasını kurmuş, ne yaptığını,nereye yönelmesi gerektiğini bilen, duyargalarını almak için kullanabilen birşair kimliğini sergiler. Bu kimlik güncel şiiri sömürerek şair olunamayacağınıbilir. Onun için tarih, felsefe, roman, resim, sinema... her şey malzemedir. Bumalzemeler içinde "arı" olabilmek önemlidir.

 

(öteki-siz, sayı:5, 2001)